Küresel borçlar 250,9 trilyon dolara ulaşarak rekor kırdı

Küresel borçlar 250,9 trilyon dolara ulaşarak rekor kırdı

Küresel borç yılın ilk yarısında 7,5 trilyon dolar artarak 250,9 trilyon dolara yükseldi

15 Kasım 2019 Cuma, 12:10Güncelleme: 15 Kasım 2019 Cuma, 12:11

Küresel borç seviyesi bu yılın ilk yarısında 7,5 trilyon dolar artarak 250,9 trilyon dolara ulaştı ve tüm zamanların rekorunu kırdı.

AA muhabirinin Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) yayınladığı “Kürsel Borç Monitörü” raporundan derlediği bilgilere göre, bu yılın ilk yarısında küresel borç tutarı 7,5 trilyon dolar artarak (yüzde 60’dan fazlası ABD ve Çin kaynaklı) 250,9 trilyon dolara yükseldi.

IIF, yavaşlama belirtisi göstermeyen küresel borcun bu yıl sonunda 255 trilyon doları geçmesini bekliyor.

Rapora göre, toplam borcun dünyadaki gayri safi yurt içi hasılanın (GSYH) üç katını aşarak yüzde 320’sine ulaşması dikkati çekti.

IIF raporunda, merkez bankalarının parasal genişleme politikalarından dolayı borçlanma maliyetlerinin düşük olmasının gelişmekte olan ülkeleri yeni borç almaya teşvik ettiği belirtilerek, bu ülkelerde kamuya ait işletmelerin finansal olmayan kurumsal borcun yarısından fazlasına sahip olduğu bildirildi.

Rapora göre, toplam GSYH’ye oranları dikkate alındığında, hane halkına ait borçlar yüzde 59,9, finansal olmayan şirketlere ait borçlar yüzde 92, kamuya ait borçlar yüzde 87,7 ve banka gibi finansal şirketlere ait borçlar da yüzde 80,4 düzeyinde gerçekleşti.

– Gelişmekte olan ülkelerin borcu 71,4 trilyon dolar ile rekor kırdı

Düşük küresel faiz oranlarıyla teşvik edilen Döviz borçların, gelişmekte olan piyasalarda tekrar yükselişe geçtiğine vurgu yapılan IIF raporunda, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerin hane halkı ve şirketlerin borcunu içeren toplam borcunun bu yılın birinci çeyreğinde 71,4 trilyon dolara ulaşarak rekor kırdığı bildirildi.

Raporda, “Şeffaflık eksikliği, bazı kamu borçluları için riskleri daha da arttırabilir. Ağır borç yükü, özellikle bazı gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkelerde, iklim değişikliğini azaltmak için gösterilen çabalara yük olabilir.” ifadesine yer verildi. Japonya, Singapur, Güney Kore ve ABD’nin yüksek borç seviyesine işaret edilerek, borcun iklim riski için endişe kaynağı olduğu belirtildi.

Bu yılın ilk yarısında Şili, Güney Kore ve Arjantin’in geçen yıla göre borç seviyesinde en büyük artışı gösterdiklerine yer verilen raporda, gelişmekte olan ülkelerin toplam borcunun gayri safi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 220’sine ulaştığı bildirildi.

IIF raporunda, bazı gelişmekte olan ekonomilerde döviz borcunun rekor seviyede yüksek olmasından dolayı, büyümede yavaşlama olursa, bu ekonomilerde risklerin artabileceği uyarısı da yapıldı.

– Çoğunluğu ABD federal hükümetinin borcu

Rapora göre, geçen yıl 65,7 trilyon dolara ulaşan kamuya ait küresel borçlar bu yıl, çoğunluğu ABD federal hükümetinin borcundaki artıştan kaynaklı olmak üzere, 70 trilyon doların üzerine yükselecek.

IIF, finansal olmayan şirketlere ait borçların da bu yıl yüzde 6 artarak 75 trilyon dolara ulaşmasını bekliyor.

Uluslararası Finans Enstitüsü’nün raporunda, 2020’de dünya ülkelerinin yüzde 60’dan fazlasının potansiyelin altında bir büyüme gerçekleştirmelerinin beklendiği, uyumlaştırıcı para politikaları, şirketlerin ve kamunun düşük oranlarda borçlanma olanakları hatırlatılarak, “Düşük büyüme, risk oluşturuyor.” değerlendirmesi yapıldı.

– “Borç artışı hem devletleri hem de bireyleri riske atabilir”

Gelişmiş ülkelerde kamu borçlanmasının İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görülmeyen seviyelere çıktığına işaret eden uzmanlar, yükselen piyasa ekonomilerindeki kamu borcunun ise 1980’lerdeki borç krizi sırasında görülen seviyelere yükseldiğini belirtiyor.

Uluslararası Para Fonu Direktörü Kristalina Georgieva, 7 Kasım’da yaptığı açıklamada, küresel borcun önemli bir kısmının özel sektöre ait olduğunu belirterek, borç yükündeki artışın ekonomilerdeki büyümenin yavaşlaması halinde hem devletleri hem de bireyleri riske atacağına işaret etmişti.

Borçlanmanın daha sürdürülebilir hale getirilmesi için önlemler alınması gerektiğini belirten Georgieva, kredi verme mekanizmalarının daha şeffaf hale getirilmesi ve geleneksel olmayan kaynaklarla borç yapılandırmaya hazırlanılması gerektiğini vurgulamıştı.

Kaybettiği Tek Dava

Bu, Ünlü Avukat Petrocelli’nin Kaybettiği Tek Davanın Kısa Öyküsüdür

Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu. Futbolcu yakalanmıştı. Ama karısının cesedi ortada yoktu. Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi. Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu. Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:

– “Sayın jüri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum.. Buna az sonra sizler de……… inanacaksınız.. Neden mi? Bakin, simdi 1’den 10’a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek.. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10…”

Bütün jüri kapıya dondu. Kimse girmedi içeri. Avukat bir savunma dehasıydı; öldürücü hamlesini yaptı..

– “Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız.. İşte kararı verirken buna güvenmenizi talep ediyorum.”

Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı.

Mahkeme çıkısında avukat, bayan jüri başkanına yaklaştı:

– “10’a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız. Neden böyle bir karara imza attınız?”

– “Doğru” dedi jüri başkanı; “Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu…”

Mikrometeorit Avcılığı

Dr. Sevda Seçer29/04/2019 – 10:09

Bahçenizde, binaların çatılarında, sokakta hatta saçlarınızın arasında bile meteor parçaları olabileceğini biliyor muydunuz? Mikrometeorit adı verilen bu parçacıklar hemen hemen her yerdeler. Peki, nereden geliyor bu mikrometeoritler? Yapılarında ne var? Onları nasıl inceleyebiliriz?

Bu etkinliğimizde, çevremizde mikrometeorit avcılığı yaparak meteoritlerin nereden geldiğini öğrenecek ve yapılarını mikroskop ile inceleyeceğiz.

Bilmekte Fayda Var!

Karanlık bir gecede şehir ışıklarından uzak bir yerde gökyüzünde “kayan yıldızları” gördüyseniz muhtemelen bir meteor görmüşsünüzdür. Sanılanın aksine gökyüzünde gördüğümüz bu ışık parlamalarının yıldızlarla ilgisi yoktur. Bu durumun nedeni uzaydan gelen katı bir cismin Dünya’nın atmosferine girdiğinde yanmasıdır. Uzaydan gelen bu katı cisimlerin yerin yüzeyine ulaşanlarına meteorit ismi verilir. Bazı meteoritler o kadar küçüktür ki ancak mikroskopla görülebilirler. İşte bu parçacıklara mikrometeorit diyoruz.

Mikrometeoritler, kuyrukluyıldız kalıntılarından ya da Dünya ile Mars arasındaki Asteroit Kuşağı’ndan yeryüzüne gelen parçacıklar olabilir. Dünya’nın atmosferine bir mermiden yaklaşık 50 kat daha hızlı girebilirler. Bu süreçte çok yüksek sıcaklık ve basınca maruz kalan parçacıkların yüzeyi pürüzsüzleşebilir ve  başlangıçta şekilleri asimetrik olsa da düzgün yüzeyli kürelere dönüşebilirler.

Meteoritler milyarlarca yıl önce gezegenleri oluşturan materyallerden arta kalan parçacıklardır. Bu nedenle meteoritleri inceleyerek Güneş Sistemi’nin oluşumunun erken dönemlerindeki koşullar ve süreçler hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Örneğin Güneş Sistemi’ndeki farklı gezegenlerin yaşını ve bileşimini, asteroitlerin yüzeylerinin ve iç kısımlarının sıcaklıklarını, parçacıkların çarpmalardan nasıl etkilendiğini öğrenebiliriz. Meteoritler incelenerek birçok bilim dalıyla -özellikle gökbilim ve jeoloji- ilgili önemli bilgiler elde edilebiliyor.

Bilim insanları meteoritleri üç ana gruba ayırıyor: kayaç, demir ve kayaç-demir meteoritler. Kayaç meteoritler büyük oranda silikat (bir silisyum atomunun dört oksijen atomuna bağlanması sonucu oluşan iyon) minerallerinden oluşur ve %10-25 oranında demir-nikel alaşımı içerebilir. Demir meteoritler neredeyse tamamen demir-nikel alaşımından oluşur. Kayaç-demir meteoritler yaklaşık olarak eşit oranda silikat mineralleri ve demir-nikel alaşımı içerir.

Kaynaklar

NOBEL İSMİ KİMDİR ? NEDEN NOBEL ÖDÜLÜ DENMİŞTİR ?

Alfred Bernhard Nobel (21 Ekim1833Stokholm – 10 Aralık1896San Remo), İsveçli kimyager ve mühendis, dinamitin mucidi. Vasiyetiyle Nobel Ödülleri‘ni başlatmıştır.

Hayatı

1833’te varlıklı bir aileden gelen anne Andriette Ahlsell ile mühendis baba Immanuel Nobel’in üçüncü oğlu olarak Stokholm‘de dünyaya geldi. Alfred doğduğunda, babası iflas etmişti, dolayısıyla ailesinin maddi durumu iyi değildi. Nobel ailesi 1837‘de Finlandiya‘ya, 1842 yılında ise Sankt-Peterburg‘a taşınır. St. Petersburg’da babası Immanuel Nobel bir atölye açar, annesi ise bir bakkal dükkânı işletir. Baba Nobel, Sankt-Peterburg‘da büyük başarı kazanır ve Rus ordusu için silah üretmeye başlar.

Alfred Nobel, özel öğretmenler tarafından eğitilir. Doğa bilimleri, dil ve edebiyat alanlarına yoğunlaşır. 17 yaşına geldiğinde İsveççeRusçaFransızcaİngilizce ve Almanca‘yı akıcı bir şekilde konuşabilmektedir. Fizik ve kimyanın yanı sıra, onun bir mühendis olmasını isteyen babasının pek hoşuna gitmese de Alfred İngiliz edebiyatına ve şiire de ilgi duymaktadır.

Babası onu kimya mühendisliği eğitimi görmesi için yurtdışına gönderir. İki yıllık süre içinde İsveçAlmanyaFransa ve ABD‘de bulunur. Paris‘te bulunduğu süre zarfında dönemin ünlü kimyageri T. J. Pelouze‘nin laboratuvarında çalışır. Burada ayrıca güçlü bir patlayıcı sıvı olan nitrogliserini keşfeden İtalyan kimyager Ascanio Sobrero ile tanışır. Alfred Nobel de nitrogliserin ile ilgilenmektedir. Nitrogliserin, baruttan daha güçlü olmasına karşın, basınç ve sıcaklığın etkisiyle kolayca patlamaktadır. Nobel’e göre bu durum nitrogliserinin pratik kullanımını sınırlandırmaktadır.

Alfred Nobel, 1852‘de ailesi tarafından Sankt-Peterburg‘a geri çağrılır. Nobel, nitrogliserin ile ilgili çalışmalarına burada devam etmeye çalışır. Ancak, babası Immanuel Nobel’in işleri bozulmaya başlar. Kırım Savaşı‘nın sona ermesini takiben Rus ordusu baba Nobel’in işletmesinden silah sipariş etmeyi keser. Baba Nobel, bir kez daha iflas eder. Bunun üzerine baba Nobel iki oğlu Alfred ve Emil ile birlikte Stokholm‘e geri döner (Diğer oğulları Robert ve Ludvig ise Sankt-Peterburg kalır).

Alfred Nobel, 1863 yılından itibaren nitrogliserin ile ilgili çalışmalarına Stokholm‘de devam eder. 1864 yılında çalışmalarını yürütürken bir patlama olur. Kazada, küçük kardeşi Emil ile birlikte dört kişi hayatını kaybeder. Alfred Nobel’in Stokholm şehri sınırları dahilinde çalışma yapması yasaklanır. Bunun üzerine Alfred çalışmalarına Mälaren Gölü yakınlarındaki bir mavnada devam eder.

Nitrogliserin‘i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stokholm‘de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmaların sonunda bir patlama ile laboratuvar yıkıldı. Çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865‘te yeni bir fabrika kurdu, bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve dinamit barutunu buldu. Araştırmalarına devam eden Nobel, 1877‘de Balistit adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1879‘da, Paris yakınlarındaki Servan’da bir laboratuvar kuran Nobel, buradaki çalışmaları sırasında dumansız barut adını verdiği ve eşit miktarlarda nitrogliserinle nitroselüloz karışımından oluşan, itici barutu buldu.

Birkaç yıl sonra kordit adlı patlayıcı madde konusunda İngiliz hükümeti aleyhine dava açtı, ancak davayı kaybetti. Bu dönemde Fransa‘ya karşı kurulan bir ittifakta İtalya ile işbirliği yapan Nobel, aleyhindeki kampanyalar sonucunda Paris‘i terk ederek İtalya‘nın San Remo şehrine yerleşti, laboratuvarını da oraya taşıdı.

Nobel, San Remo‘da 1896 yılında beyin kanaması sonucu öldü. Buluşları insan oğlunun yıkım gücünü arttırdı. Geri kalan yaşamında sürekli bunun pişmanlığını yaşadığı söylenmektedir.

NOBEL ÖDÜLÜ NEDİR?

İsveçli kimya mühendisi Alfred Nobel, ölümünden bir yıl önce, 27 Kasım 1895’te üçüncü ve son vasiyetini imzalamıştı. Ölümünden sonra her yıl fizik, kimya, tıp, edebiyat ve barış alanlarında insanlığa büyük katkıda bulunan araştırmacılara verilecek bir ödülün kurulmasını isteyen Nobel, bunun için kendi keşfi olan dinamit ve diğer patlayıcı maddelerden elde ettiği 33,2 milyon İsveç kronu (yaklaşık 19 milyon lira) tutarındaki servetinin yüzde 94’ünü bağışlamıştı. Daha sonra 1968‘de İsveç Bankası Alfred Nobel’in anısına bir ekonomi ödülü vermeyi kararlaştırdı, ödülü ilk kez 1969’da Ragnar Frisch ve Jan Tinbergen kazanmıştır.
1867’de keşfettiği dinamit ve çeşitli ülkelerde kurduğu çok sayıda patlayıcı fabrikasından büyük bir servet elde eden Nobel’in servetini insanlığın geleceği için çalışan bilim adamlarına bağışlama fikrinin, bir Fransız gazetesinde yanlışlıkla verilen ölüm ilanına dayandığı sanılıyor.

İtalya’ya balistit barutu sattığı için 1891’de Fransa tarafından “hain” ilan edilen Alfred Nobel’in ağabeyi ve iş ortağı Ludvig, 1888’de Cannes’da yaşamını yitirmişti. Ölenin Ludvig değil, Alfred Nobel olduğuna dair yanlış istihbarat alan bir Fransız gazetesi, “Ölüm tüccarı öldü” başlıklı bir ilan yayımlamıştı. İlanda “Daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde ve daha fazla sayıda insanın ölümünü sağlayacak yöntemler bularak zengin olan Dr. Alfred Nobel, dün öldü.” ifadeleri kullanılmıştı. Ölenin Alfred değil, kardeşi Ludvig Nobel olduğunun anlaşılması üzerine gazete, bir düzeltme yayımlamıştı. Hayatı boyuncu evlenmeyen ve çocuğu olmayan Alfred Nobel’in, ilanı okuyunca çok üzüldüğü ve gelecek nesillerin kendisini nasıl hatırlayacağı konusunda endişeye kapıldığı ileri sürülüyor.

Nobel’in atadığı Ragnar Sohlman and Rudolf Lilljequist, bilim adamının servetiyle ilgilenmek ve ödülleri dağıtmak için 1900’da Nobel Vakfını kurdu. Nobel Vakfı, ödül verileceklerin seçiminde herhangi bir rol oynamıyor. Daha çok bir yatırım şirketi gibi faaliyette bulunan Vakıf, ödüller için finansal temel oluşturmak üzere Nobel’in servetiyle yatırımda bulunuyor. Vakıf, İsveç’te tüm vergilerden, ABD’de de yatırım vergilerinden muaf tutuluyor. Vakfın, beş kişiden oluşan yönetim kurulunun başkanını İsveç Kralı atıyor. 

BOZUK PARALAR’I KİM TASARLADI ?

Isaac Newton evet yanlış duymadınız. Yerçekimini bulan fizikbilimci newton parayada el atmış . İngiltere Fransa ile yaptığı savaştan çok ağır ekonomik sorunlarla çıkmıştır. O dönemde güçüş paralar ın belli bi şekli biçimi yoktu. Yani yuvarlak da vardı kare gibi olanıda veya herhangi bi geometrık cisime benzemeyen şekilleride. Buda kalpazanların iştahını açmıştı. Elindeki paraları çok ufalamadın 2-3 e bölerek bir parayı 2 veya 3 kere kullanılabılıyodu. İngiltere Merkez Bankası darphanenın basına 1696 yılında Newton’u getirerek o deönemin en zeki insanından yardım istemişlerdir. ( İngiltere Merkez Bankası Fransa savaşı sonucu ekonomık zorluklar ve kalpazanlarla mücadele için 27 Temmuz 1694 yılında kurulmuştur. )

Isaac Newton’un tüm zamanların en iyi bilim insanlarından biri olduğu herkes tarafından bilinir ancak İngiltere Kraliyet Darphanesi’nde yaklaşık 30 yıl yöneticilik yaptığı pek bilinmez.

On yedinci yüzyılın sonlarında İngiltere’nin gümüş paralarla ilgili büyük bir sorunu vardı. O zamanlarda para “basma” işlemi, değerli madenden dökülmüş bir levhadan çekiç darbeleriyle belirli ağırlıkta parçalar koparmaktan ibaretti. Dolayısıyla bütün madeni paralar birbirinin aynı değildi. Bu durumdan faydalanmaya çalışan zamanın kalpazanları, gümüş paraların kenarlarını tıraşlayıp dikkat çekmeden hem paranın değerini azaltmış hem de toplamda önemli miktarda değerli maden elde etmiş oluyordu. O dönemde Avrupa’da gümüş talep gören pahalı bir madendi ve bu yöntemle gümüş “çıkarmak” kârlı bir işti.

Newton, 1696 yılında darphanenin başına geçirildi. Emri üzerine artık tüm paralar daire şeklinde basılacak ve kenarlarında harfler ya da oyuntular bulunacaktı. 1698 yılına gelindiğinde, hükümetin emri ile piyasadaki tüm madeni paralar toplatılmış ve Newton’un tasarladığı gibi yeniden basılmıştı. Artık para basma makinelerinden çıkan yusyuvarlak ve kenarları tırtıklı madeni paralardan küçücük bir parçayı bile sıyırıp almak dikkatlerden kaçmayacak ve sorunlu paralar geçersiz sayılacaktı. Newton’un tasarımı, para tıraşlama ya da kırpma işi ile uğraşan dolandırıcıların sonu oldu.

Madeni paralar günümüzde bile aynı yöntemle basılmaya devam ediyor. Hem Newton’un başlattığı yöntemin uygulamada ortaya çıkan başka pratik sonuçları da var: Kenarları ve yüzleri farklı biçimlerde oyulmuş paralar görme engellilerin paraları ayırt etmesini kolaylaştırıyor. 

TÜRKİYE’NİN EKONOMİK SORUNU STAGFLASYON

Stagflasyon kısaca enflasyonla işsizliğin aynı anda görülmesi durumudur. Ekonomi resesyona ( durgunluk ) girmiştir. Öncelikle stagflasyon un tarihinden kısaca bahsetmem gerekirse ilk defa dünyada 1974 senesinde OPEC ( petrol kartelleri ) petrol piyasasındaki düşük kar oranları vede ucuz petrolü daha fazla satmak istememesi nedeniyle petrol fiyatlarını bi anda 4 katına çıkarmıştı. %400 lük bi artış o malın hammaddesi olduğu sanayileri vurdu. Çok yüksek girdi maliyetleri fiyatların artmasına neden olurken, artan fiyatlar karşısında taleplerini düşüren hanehalkı tüketimide sektördeki satışları, karları azaltarak firmaların üretimlerini kısmalarına ve işçi çıkarma yoluna gidilerek küçülmeye başlamışlardı. Bugün ise Türkiye’de bi benzeri yaşanmaktadır. TÜİK ( Türkiye İstatistik Kurumu ) verilerine göre işsizlik %14.7 olurken, tarış dışı istihdam %16.4 civarlarında vede genç işsizlik %30-35 civarında gerçekleşmektedir. Enflasyon ise görünen %26 iken reel olarak bi kg soğanın 1 tl den 10 tl ye çıkması sanırsam enflasyonun hiperenflasyona dönütüğünü ve ortalam enflasyon sepetinin tahminimce %150-200 civarında gerçekleştiğidir. Tabikide halka bu kadar çok söylenmiycektir lakin en basitinden sebze meyve fiyatlarındaki fiyat artışlarının 2-3 katına çıkması bu öngörümü desteklemektedir.

Stagflasyondan çıkma yöntemleri aynı anda ve eşgüdümlü olarak uygulanmasıdır. sadece para arzını kısmak toplam talebi etkileyerek enflasyonu düşürebilir lakın işsizliği katlayarak büyütür. Sadece genişleyici para ve maliye politikalarınıda uygulamak işsizliği azaltır lakin eline harcanabilir geliri olacak olan insanların mal ve hizmet taleplerini dahada artırıcağından maliyet enflasyonu görünümündeki durumu talep enflasyonu şeklinde körükleyerek artırıcaktır.

Burdaki en önemli kıstas öncelikle yabancı sermayenin ister yüksek faiz vererek, ister yatırım teşfiklerinde sübvansiyon uygulayarak ( vergi indirimleri, işçi ücret ve sigorta maliyetleri düşüşü ) uygulanarak eşgüdümlü olarak ülkeye döviz girerek kurları düşürüp aynı zamandada yatırım ımkanı sağlanıp işsizliği azaltma politikasıdır. Eşgüdümlü uygulanırsa başarı şansı yüksektir. Lakin para güven duyduğu yere gelir. Para eğer kendini güvende hissetmezse ki son dönem ülkemizdeki seçim kaosu gibi durumlar hukukun üstünlüğünü zedeleyerek yabancı sermayeninde kaçmasını neden olmasını engellemek için bi an önce seçim muhabbetinden çıkılıp acilen ekonomik politikalara ağırlık verilmelidir.

ÇİN-TÜRKİYE ASGARİ ÜCRET KARŞILAŞTIRMASI VE İŞÇİNİN ÜSTÜNDEKİ SIKINTILAR

İhracata dayalı iki tipik benzer ülke olan ÇİN ve TÜRKİYE nerdeyse birbirine çok yakın olan işçi ücretleri baskılanmış. Sebepleri ise uluslararası ticarette fiyat rekabeti elde ederek pazar payı kapma çabalarıdır. 1980 liberalizmi ile TÜRKİYE sendikaların kafasının ezilerek işçinin hakkının savunamayacağı kağıt üstünde var olan ama fiilen işlenemeyen bi mekanizma haline getirildi. Bu olgu günümüzde bile işçinin kıdem tazminatının elinden alınıp açlık sınırında çalışmaya mahkum eden bi ekonomik politikaların ürünüdür. Çünkü 2 benzer ülkede çok yüksek teknolojili ürünler elde edemediğinden çok uluslu şirketlerin buralarda örneğin nıke, adidas çin üretim tesisleri toyota türkiye üretim alanı gibi benzerlikler göze çarpmaktadır. Gerçi çin bu inovasyon çalışmalarında iyi noktaları kat etti ama hala yeterli değiller.

TÜRK ve ÇİN’li insanların neden yurtdışında gitmeye, orda emeklerinin karşılıklarını bulabilmek için AVRUPA ve ABD ülkelerini tercih ettikleri rakamlarla ortadadır. ( ÇİN 354, TÜRKİYE 381, ABD 2000 dolar asgari ücret). Olaya satın alma gücü anlamında bakarsak TÜRKİYE içler acısı durumda. Enflasyonun görünün %26 hissedilen %110-150 civarında olduğu ülkede insanların insani bile ihtiyaclarını karşılamakta zorlanmaları insanları yeni arayışlara sevk etmekte. bkz https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41331921

Karar sizindir fakat imkanınız varsa tabiki yurtdışında hayatınızı devam ettirmeniz sizin adınıza çok daha faydalı olacaktır. Türkiye borç yükünü sürekli halkına ödeten harcanabilir gelirini azaltan, tasarruf oranlarının bu yüzden düşük kaldığı, insanların giyim, ev kirası, yeme, içme gibi insanı fonksiyonlarını bile bu maaşlarla zorlanmaları yetmezmş gibi elinde 3 kuruş tasarrufu olan insanlarında paralarının mevduat hesaplarında karlarına ortak olunmaları ( Mart ayı döviz mevduat stopaj oranının %13 ten %20 ye cıkarılması ) birde enflasyonun paranın satın alma gücünü yemesiyle en basit örnekle patates soğanın bile 10 TL leri gördüğü ortamda birde seçim belirsizliğinde yabancı sermayenın endişelerinin artıp ülkeden döviz çıkışının artması önümüzdeki günlerde doların daha da artıcağını işaret etmekte.

Eğer ihracatçı değilseniz, yüksek sermayeniz yoksa sürekli ezilen grubun içinden çıkamıycaksınız yüksek ihtimalle. Hepinize iyi haftasonları dilerim..


DEMANS HASTASI AMCA İLE YAŞADIKLARIM

Bugün sizlere demans hastalığına yakalanmış ama benim konuşmanın ortalarında anladığım bi amca ile anımı anlatmak istiyorum. Hem biraz farkındalık yaratmak hemde yaşlı insanlara saygısızlık yapanların utanması amacıyla yazımı ele almış bulunmaktayım. Bugün bi mükellefimle görüşmek için Sirkeci tarafına geçmiştim. “Tam metroya bineceğim, bir tane yaşlı amca makinenin önünde panik yapmış, dolduramıyor kartı. Arkasında birkaç tane genç birikmiş bağırıyor amcaya “- Hadi be, n’apıyosun, flört mü ediyosun makinayla” Tabi bunu duyunca delirdim. N’apıyosunuz ya dedim, birinide dövecektim kaçmaya başladılar bağırarak üstlerine koştuğumu görünce gittim amcaya yardım ediyorum. Canım amcam sen ne istiyorsun dedim, kartım yok dedi, doldurduk kartını dedim, al istediğin yere git bununla, hatta sen başvuru yap senin yaşına ücretsiz ulaşım dedim. Neyse bende doldurdum kendi kartımı metroya geldim. Baktım amca orada bekliyor hala, ne oldu dedim. Yavrum adres soracaktım, beni azarlarlar diye soramadım, seni bekledim dedi. Olur mu öyle şey amcam dedim, peki nereye gidecektin sen dedim. Üsküdar Marmaray dedi. Amca Sirkecideyiz karşı tarafta o. Nasıl buraya geldin, çok uzak değil ama ters geldin dedim. Kafasını eğdi. Dur dedim anlattım ona. Burdan gişelere git, ordan sarı çizgiyi takip et, Marmaraya bin, ordan 1 durak sonra Üsküdar Marmaraydasın dedim. Baktım amca mahzun mahzun bakıyor, anlamamış durumu, tamam dedim amca gel gidiyoruz. Atladık metroya gidiyoruz Üsküdara doğru, yolumuz var da var. Muhabbet olsun diye sordum “amca sen nerelisin”. Malatya dedi. Var mı kayısı bahçesi filan dedim, dedi ki; yavrum ben emekli ağır ceza hakimiyim. Vayy be dedim içimden. Onlarca kişiye müebbet dağıt, 40 yıl, 50 yıl hapis ver, sonra gel metroda kartı şaşır, ey insanoğlu… Sonra, amca dedim Malatyadan İstanbula neyle geldin, uçakla mı otobüsle mi? Amca dedi ki, hatırlamıyorum. Dedim amca valizler nerde? 3 yaşındaki çocuk gibi yüzüme baktı nerde dedi… O an anladım amca demans hastası, yani kişisel tarihini unutmak, kendi geçmişini silmek. Peki amca nereye dedim, “OĞLUM BENİ, ÜSKÜDAR MARMARAY’ DA BEKLİYOR” dedi. Neyse, telefon nerede amca dedim. Nerede dedi, dedim iş sıkıntı, neyse indik Üsküdar Marmaraya. Oturduk bekliyoruz gelen giden yok, dedim amca kimliği ver. Baktım adına soyadına, sonra bir tanıdığı aradım. Dedim böyle böyle kimdir bu yakını vs bir numara bulur musun? Sağolsun yardımcı oldu. Harbiden Malatyalıymış, kızının numarası geldi, aradım dedim; gece gece rahatsız ettim ama… Daha lafımı bitirmeden Üsküdar Marmarayda mısınız dedi evet dedim, şaşırdım da tabi. Dedi ki, size eniştenin numarasını vericem onu arayın. Aldım numarayı aradım enişteyi, dedim gece gece rahatsız ediyorum ama… O da hemen Üsküdar Marmarayda mısınız dedi, evet dedim. Ya herkes biliyor acaba ben mi bilmiyorum. Niye burdayız derken enişte geldi birazdan. Gelir gelmez sarıldı bana, ben başladım azarlamaya demans hastası bu adam niye tek başına salıyorsunuz dışarı. 3 yaşında birini salmakla aynı şey! Kim o oğlu da burada bekliyorum diyor amca
– Abi demans hastası, evet geçmişindeki hiçbir şeyi hatırlamıyor, doğru. Ama oğlu polisti. 3 yıl önce şehit oldu! Ve oğluyla son telefon görüşmesinde “BABA ÜSKÜDAR MARMARAY’DA SENİ BEKLİYORUM” demişti… Her şeyi unuttu, onu unutmuyor, arada evden kaçıp buraya geliyor. Dizlerimin bağı çözüldü. Kaldım öylece, neyse onlar gitti, kafamda cümleler dolaşıyor. Belki dedim oğlu gerçekten de oraya geliyor ama biz göremiyoruz. Sonra konu üzerine bir kez daha düşündüm. Demans hastalığı bizim de hastalığımız, toplum olarak geçmişimizi unuttuk, sağa sola savruluyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. Kim olduğumuzu unuttuk. Nereye gideceğimizi unuttuk…”

DOLAR KURUNDAKİ YÜKSELİŞ VE YENİ EKONOMİ POLİTİKASI ( YEP )

Merkez Bankası tarafından yayınlanan son verilere göre:

Yabancı yatırımcı, geçen hafta net 156,4 milyon dolarlık hisse senedi, 38,9 milyon dolarlık Devlet İç Borçlanma Senedi ve 33,1 milyon dolarlık Şirket Borçlanma Senetleri sattı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından haftalık menkul kıymet istatistikleri açıklandı. Buna göre, yurt dışında yerleşik kişiler, 5 Nisan haftasında net 156,4 milyon dolarlık hisse senedi, 38,9 milyon dolarlık Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) ve 33,1 milyon dolarlık Şirket Borçlanma Senetleri (ŞBS) sattı.http://bigpara.hurriyet.com.tr/haberler/piyasa-haberleri/yabanci-yatirimcinin-hisse-senedi-dibs-ve-sbs-stoku-aciklandi_ID1454233/

Peki bu ne anlama geliyor. Türkiye Cumhuriyeti’ne olan güven kaybını gösteriyor. ABD Merkez bankası ( FED ) henüz bi faiz artışı uygulamadığı halde ve Dünya piyasası’nda en yüksek faiz oranı veren ülkelerden biri olmamıza rağmen yabanca sermayedarların ödünç verilebilir fon piyasalarından ( hisse senedi,tahvil,bono.. ) çıkması son seçimlerdeki demokrasi sınavını geçemememiz vede güven kaybından dolayı tedirgin olan sıcak para geri kaçmakta. Peki doları nasıl arttırıyo dersek ilk girişte elindeki kendi milli paralarını ( dolar,euro,yen vs ) olan döviz cinsi paralarını TCMB ( TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI ) yada Merkez Bankası’nın onay verdiği bankalardan paralarını bozdurup karşılığı gelen ücret kadar TL almakta vede ödünç verilebilir fon piyasalarına bu para akmakta. İlk geldiklerinde bi anda döviz miktarında artış olduğundan Dolar/ TL paritesinde TL sabit kalırken Dolar’ın artması oran olarak artmasına buda paranın bollaşmasından dolayı kur üzerinde baskının hafiflemesine ve kurların düşmesine neden olur. Şuanda ki senaryoda ise aynı şekilde ödünç verilebilir fon piyasalarından ellerindeki hisse senetlerini, devlet iç borçlanma senetleri gibi türev araçları satarak parasını tekrar Merkez Bankası’ndan kendi para cinslerine çevirerek piyasadan çıkmakta. Çıkan para ani bi şekilde kur talebi arttırdığından Dolar pariteside yükselişe geçmekte. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için kur oranlarının artması daha çok ihracat yapma şansı sunarken ithalatıda kısmakta. Çünkü kur artışından dolayı ithal mallar pahalılaştığından yerleşikler ( TC üzerinde yaşayan halk ) ya daha fazla tasarrufa yada yerli ürünleri tüketmesine sebep oluyor. İhracat artıp ithalat azalırken bu cari dengemizede nispi anlamda katkı sağlıyor ama burdaki en önemli sorun maliyet enflasyonlarını tetiklemesinden oluşuyor. Çünkü yerli sanayinin girdi ekipmanları,hammaddeleri ithal mallardan oluşmakta vede kur artışından dolayı girdi maliyetleri artıcağından fiyatlarda artıp enflasyonun daha çok körüklenmesine sebebiyet vermekte.

Kafanızda enflasyonun açıcağı tahribatları daha net göstermek istersek

Enflasyon tanım gereği fiyatların genelindeki sürekli artıştır. Yani aynı hayat standartlarında kalmak için zaman içinde sürekli daha fazla para ödememiz gerketiğidir. Yada geliriniz enflasyon oranı kadar hızlı artmıyosa büyük ihtimal refah seviyenizi azaltıp tasarrufa yonelıceksınzı yada ben hayat kalitemden taviz vermem derseniz borçlanmak zorunda kalıcaksınız. Enflasyonun nedne olduğu birkaç tahribat

1= Paranızın satın alma gücü azalır. Aynı miktar para ile daha az mal ve hizmet alabilirsiiz.

2= Paraya olan güven azalır. Paranın değer biriktirme ve değişim aracı olma işlevleri ortadan kalkar. Yani artık tasarruflarınızı yada mevduat hesaplarınızı TL şeklinde değilde altın, dolar, tahvil gibi araçlarla sağlamış olursunuz.

3= Belirsizlik oluşur. Üreticiler fiyatları belirlemekte, tüketicilerse fiyat değişimlerini takip etmekte zorlanırlar.

4= Gelir dağılımı bozularak gelir dağılımında adaletsizlik oluşur. Yüksek enflasyon zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapar.

5= Merkez bankası enflasyonla mücadele etmek için parasal sıkılaştırma ( faiz oranlarını arttırır) yaparak piyasadaki likitideyi kısar. Buda ekonomide talep yönünde daralmaya, işsizliğin artmasına vede ekonominin yavaşlamasına neden olur.

Yazımın sonlarına yaklaşırken birazda YEP programının içindeki BES sisteminden bahsetmek istiyorum. İnsanların harcanabilir gelirleri üzerinden kesinti yaparak fon oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu kesintiler 2 sonucu doğurur. İlki çalışanların harcanabilir gelri seviyesi düşerek talepte azalmaya neden olur. Buda çarpan mekanizması aracılığıyla milli gelirde bi azalışa neden olur. Kişi başı milli gelir düşerek orta gelir tuzağından çıkılması zor sürece iter. İkinci nedeni ise
Sistemde biriken fonların sermaye piyasaları üzerinden reel sektöre ve sürdürülebilir büyümeye kanalize edilmesi sağlanacak. Bu sayede şirketler çok daha kolay, ucuz ve uzun vadeli bir biçimde yeni yatırımlarını finanse edebilecek. Tabi I ( özel sektör yatırım harcamaları ) artışına destek olur elbette işsizlikle mücadele noktasındada iyi bi yöntem fakat bu paranın hangi sektörde faaliyet gösteren firmalara aktarılıcağı burdaki en önemli temel husus. Yüksek teknoloji üretmek isteyen firmalara verilirse tabiki Yeni teknoloji üretimleri artırılarak ihracatımıza destek olup döviz gelirimizi arttır. Ama inşaat sektörü gibi verimsiz sektörlere kanalize edilirse ancak harcama yönünden suni bi gelir artışına sebep olur vede fon kötü kullanılmış vede ihracatı destekleyecek bi yatırım olmuş olmaz.

KİLO VERMEK İÇİN BİRKAÇ PRATİK TÜYO

Kilo verme olayını kafanızdan çıkartın. Aslında çok basit bi olaydır, Aldığın kalori verdiğin kaloriden azsa zayıflamaya başlarsınız. Lakin ben kalori kontrolleri yaptırmayı seven birisi değilim. Hiçbi zamanda önermedim. ” Sadece yeşillik yiyerek kilo veremezsin, bi çikolata yedin diyede kilo almazsın.” Aslında bu söz çoğu şeyi açıklıyor benım kanaatimce. Bende bu yollardan geçerken tek tip beslenmedim, en önemli sorun budur sadece protein diyeti yada sadece yeşillik, 0 karbonhidrat. Yok böyle bişey çıkartın aklınızdan. Ama şöyle düşünmenizi istiyorum, kalorili bişey yediğinizde ( tatlı, abur cubur, gece yemeleri, unlu mamuller, fast-food yiyecekler ) aklınıza ne geliyorsa ne zaman canınız çektiğinde yemek isterseniz beyninizden şöyle bi düşünce geçsin. Ben bunu yersem yarım saat bilemedın 1-2 saate tadı damağımdan gidicek peki ya bende yapışıp kalan kalorisi, vücudumun insülin direncini arttırması, yağ parcalanmasını durdurması. Ben hiçde yemeyin diyemem ayda 1 kendinizi ödüllendirin çıkın doyasıya istediğinizi yiyin ama geri kalan 29 günün hakkını vermeniz şartıyla. Gerçekten inanın kolay bir iş değil, her canınızın çektiğini yerseniz her istediğinizide giyemezsiniz.

Menüleriniz bol protein ağırlıklı olsun. Nedenini merak ediyosanız hemen açıklayalım:

Proteinin çok iyi iştah bastırıcı özelliği vardır, ayrıca protein sindirilirken enerji harcandığından metabolizmanızı hızlandırmaya yardımcı olur. Vücutta proteinin sindirimi basit karbonhidratlardan daha zordur. Vücudumuz proteini sindirirken, daha fazla çaba sarfeder ve sindirim sırasında daha fazla enerji harcar. Az karbonhidratlı ve yeterli protein içeren yağsız (balık, yağsız yoğurt,yumurta, beyaz et gibi) ana öğünler tercih etmenizi ve en az 2 ara öğünü beslenmenize eklemenizi öneririm.

Hareket kabiliyetinizi arttırmanızı istiycem mesela. En ufak işi bile kendiniz yapın, eşinizden anne babanızdan su istemeyin kalkın kendiniz için.
İşteyken veya metroya giderken, asansör yerine merdiven kullanmamız gerektiğini, markete varmadan biraz önce aracımızı park edip hareket edin. Her yere arabayla gitmeye çalışmayın yürünebilecek mesafedeyse yürüyün. Yani bu liste dahada uzatılır değinmek istediğim nokta tembellik etmeyin hareketi hayatınızın tam ortasına koyun tembelliği değil.

Bilinen şu ki 1 kilo kas 1 kilo yağdan çok daha fazla kalori harcamamızı sağlar. Vücut kompozisyonunuz metabolizmanızın temelini oluşturuyor. Ortalama yarım kilo yağ günde 15 kkal yakmamıza sebep olurken, yarım kilo kas günde 85 kalori yakımı sağlıyor. Neredeyse kaslarımız günde 6 kat daha fazla kalori yakmamıza yardımcı oluyor. Yani kaslı bir vücuda sahip olmak sadece görsel olarak fayda sağlamakla kalmıyor, kalori yakımını da arttırıyor. Sporun bir diğer avantajı da harcanan kaloriden çok metabolizmayı hızlandırması. Ayrıca yapılan egzersizlerle beraber kas kazanırken, metabolizma hızımızı da arttırırız.

Bu arada unutmadan kilo problemi olupta kendisiyle barışık olan, zayıflamaya niyeti olmayan arkadaşlarınız varsa çevrenizde onlardan en azından istediğinizi alana kadar bi dönem uzak kalmanızda fayda var. Şimdi o ister sağlıksız fast food yiyecekler kıramazsın sende yersin, gidersin 3-5 biraz içersin bel çevren genişler. Bu tarz zararlardan korunmakta senin elinde tabiki.

En önemlisine gelmek istiyorum artık vede benim için en değerlisidir. Teoride herşey tamam uyku düzenine dikkat edilicek, kaloriden uzak durulucak, şeker,tuz,un tüketilmiycek, bol su içilicek, hareketli bi yaşam için bazı alışkanlıklarımız değişik vs vs. Yalnız bunları pratikte uygulamak için motivasyonunuzun her zaman en üst seviyede olmasına özen gösterin. Gerçekten istemezseniz zayıflayamıycaksınız, hep bi bahaneniz olucak söylediklerimi yapmamak için. Hırslı olun, inat edin, isteyin gerisi gelir çok da düşünmeyin o saniyeden sonra kilolarınızı..